Club Brugge ile Roda takımları arasında oynana hazırlık maçında ev sahibi ekibin taraftarları, Roda'lı taraftarların olduğu bölüme saldırdı...
Cumartesi, Temmuz 30, 2011
Deplasman tribününü bastılar!
Club Brugge ile Roda takımları arasında oynana hazırlık maçında ev sahibi ekibin taraftarları, Roda'lı taraftarların olduğu bölüme saldırdı...
Özgürlük Savaşçısı Neo-Nazi yanlısı mı?
Stoke City ile hazırlık maçı yapan Hajduk Split'in Hırvat taraftarları kavram kargaşası yaşıyor gibi... Üzerinde Özgürlük Savaşçısı'nın olduğu bir tişört giyen arkadaş Neo Nazi selamını çakmış İngilizlere... Değişik kafalar...
F.Bahçe taraftarı ve yönetimi yürekliyse...
Günlerdir insanlara bu işin siyasi boyutunu anlatmaya çalışıyoruz. Tarikatların, cemaatlerin futbola sızmaya çalışmasından bahsediyoruz. Kulüp üyeleri birer birer çıkıp CHP milletvekilleri gibi açıklamalar yapıyor, o zaman hakkını vereceksiniz arkadaş...
Yok öyle yağma... Cemaate tarikata giydireceğiz, ama Fethullahçı Ülker Grubu'nun yaptığı salonda oynayacağız., çubuklu formaya "Ülker" reklamı alacağız, basketbol takımının adı "Fenerbahçe Ülker" olmaya devam edecek....
Yemezler güzelim... Sadece yönetime değil taraftara da sesleniyorum. Birazcık onurunuz, yüreğiniz varsa ve bu işin cemaat operasyonu olduğunu düşünüyorsanız taraftar olarak tepkinizi koyacaksınız. Gerekirse bunun için yönetime baskı uygulayacaksınız.
Eğer tüm bu olayların ardından basketbol takımı için yapılan "Ülker Arena" salonu yıkılmaz ve Fenerbahçe taraftarı hiçbir şey olmamış gibi oraya giderse işte bu omurgasızlık olur...
Yönetim de Ülker ile olan ilişkisini kesmezse, kimse bana çıkıp kulübü cemaat yaktı demesin çok ağır küfür ederim...
Not: Bir alttaki postta ekstra durum olmazsa yazmayacağım demiştim, bu ekstra oldu :)
Yok öyle yağma... Cemaate tarikata giydireceğiz, ama Fethullahçı Ülker Grubu'nun yaptığı salonda oynayacağız., çubuklu formaya "Ülker" reklamı alacağız, basketbol takımının adı "Fenerbahçe Ülker" olmaya devam edecek....
Yemezler güzelim... Sadece yönetime değil taraftara da sesleniyorum. Birazcık onurunuz, yüreğiniz varsa ve bu işin cemaat operasyonu olduğunu düşünüyorsanız taraftar olarak tepkinizi koyacaksınız. Gerekirse bunun için yönetime baskı uygulayacaksınız.
Eğer tüm bu olayların ardından basketbol takımı için yapılan "Ülker Arena" salonu yıkılmaz ve Fenerbahçe taraftarı hiçbir şey olmamış gibi oraya giderse işte bu omurgasızlık olur...
Yönetim de Ülker ile olan ilişkisini kesmezse, kimse bana çıkıp kulübü cemaat yaktı demesin çok ağır küfür ederim...
Not: Bir alttaki postta ekstra durum olmazsa yazmayacağım demiştim, bu ekstra oldu :)
Yeter be birader!
Bloga şike operasyonu ve olaylar hakkında çok uzun bir yazı yazdım. Sonra sildim... Çok sıkıldım ustalar. Harbiden sıkıldım.
İnsanların sevgisine bu kadar parmak atılması midemi bulandırdı. Yapılan bir suç varsa ortaya çıksın neyse verilmek istenen ceza verilsin siz de rahatlayın biz de... Zaten asosyal olan milletin tek eğlencesi olan futbolun içine de sıçtınız bari sıvamayın ne olursunuz.
Madem verdiniz idamı vurun tekmeyi sandalyeye daha neyin şovudur bu? Neyin güç gösterisidir? Kime mesaj veriyorsunuz?
Bıktım insanlara derdimizin küme düşürtülmemek ya da Aziz Yıldırım'ın aklanmasını sağlamak olmadığını anlatmaktan.
O yüzden çok ekstra bir durum olmadıkça blogda bu konuya değinmek istemiyorum daha fazla. Gerçekten yeter!
***
Salı, Temmuz 26, 2011
Deniz ve Kemalizm
Devrim Gazetesi’nin Deniz Gezmiş’le Yaptığı Röportaj Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim Gazetesi - 23 Aralık. 1969
Atatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:
- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.
- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?
- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.
- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?
- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrim ci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.
- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?
- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.
- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?
- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.
- Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?
- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır. Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir. Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”
(Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim Gazetesi - 23 Aralık. 1969
Etiketler:
Deniz Gezmiş,
Siyaset
Pazartesi, Temmuz 25, 2011
Pazar, Temmuz 24, 2011
Minareler tribün, camiler stat olacak!
Abdullah Gül'ün çok sevdiği dostu Hasan Doğan'ın Türkiye Futbol Federasyonu başkanı olmasıyla cemaatin futbol piyasasına giriş günümüze kadar basamak basamak ilerlemiştir. Hasan Doğan belki kişilik olarak herkesin sevdiği saydığı bir insandır ancak belki bilerek, belki bilmeyerek cemaatin futbola piyasasına girişinin anahtarıdır.
Hasan Doğan'ın yönetim kurulu listesine bir bakalım...
TFF Başkanı - Hasan Doğan - Beşiktaş Kongre Üyesi
TFF Başkanvekili - Lütfi Arıboğan - G.Saray Basketbol Takımı eski kaptanı
TFF Başkan Danışmanı - Süheyl Onan - Trabzonsporlu
TFF Başkan Danışmanı - Ahmet Güvenen - Galatasaraylı
Disiplin Kurulu Başkanı - Reşat Bostan - Galatsaraylı
Tahkim Kurulu Başkanı - Adnan Türkkan - Beşiktaşlı
Hukuk Kurulu Başkanı - İhsan İlhan Helvacı - Galatasaraylı
Gözlemciler Kurulu Başkanı - Kemal Dinçer - Fenerbahçeli
TFF Üyesi - Mehmet Ali Aydınlar - Fenerbahçeli
Hasan Doğan Remzi Gür'ün iş ortağıydı. Başbakan dahil tüm milletvekillerine takım elbisesini giydiren Ramsey'in sahibinin iş ortağıydı.
Aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan'ın tatil sponsoruydu ve Remzi Gür'ün yazlığında tatil yapıyordu.
Recep Tayyip Erdoğan'ın Amerika'da eğitim gören çocuklarının masraflarını Remzi Gür ve Hasan Doğan karşılaşmıştı.
Ve "Ben futbolu bilmiyorum" diyen Hasan Doğan ne hikmetse TFF başkanı seçilmişti.
Vaziyet bu haldeyken bile insanlar o yıl "Federasyon Fenerbahçeli" demiş ancak ne hikmetse sezon sonu G.Saray şampiyon olmuştu. O yüzden bugün insanların kalkıp Fenerasyon diye ağlamalarını komik buluyorum.
Listedeki başta Lütfi Arıboğan olmak üzere birçoğu AKP bağlantılı... Özellikle o dönem Galatasaray Asbaşkanı olan Mehmet Helvacı'nın kardeşi İhsan İlhan Helvacı Hukuk Kurulu başkanı idi. Ve Helvacı'nın 'kanka'sı olan ve onun hukuk bürosundan 2 avukat o yıllarda TFF'de işe alınmıştı.
Öte yandan Tahkim Kurulu Başkanı olan Beşiktaşlılığı her kesim tarafından bilinen Adnan Türkkan, Fenerbahçemiz'den sorunlu bir şekilde ayrılarak Real Betis'e giden Aurelo'nun 5 milyon 250 bin dolar tazminat ödeme kararını iptal etmişti. Ve bu karar sonrası bilindiği gibi Aurelio garip bir şekilde Beşiktaş'a transfer olmuştu.
Fenerbahçe'nin en kötü dönemlerinde bile Federasyonu Fenerbahçeli olmakla suçlayan beyinlerden sağlıklı yorumlar beklememek gerek.
Onun dışında bugün futbola indirilen siyasi darbeyi görmezden gelip Fenerbahçe'nin de kurban seçilmesini gözardı edip bundan zevk almaya bakanlar gün gelir devran döner... Hiçbir Fenerbahçe taraftarı "biz tertemiziz" demez, diyemez. Bizim tek beklediğimiz "adalet veriyoruz" kisvesine bürünenlerin aslında "adaletin içine ediyoruz" yaptırımlarıdır.
Bugün futbolun temizlendiğine inanarak sesini çıkartmayanların yarın "Ergenekon" soruşturması kapsamında sabahın 4'ünde evine baskın düzenlenen insanların hakkını korumaya da yüzü olmamalıdır. Aynı hukuksuzluğu bugün futbolda yaşıyoruz.
Pazartesi, Temmuz 18, 2011
Büyümüşte yıldız olmuş annesinin kuzusu!
Bugün dünya yıldızı dediğimiz çoğu futbolcu çocuk yaşta keşfediliyor... Türkiye'de 25 yaşındaki futbolcuya genç denildiği için pek alışık değiliz biz 16-17 yaşında yıldız çıkarmaya... Çok severiz milyon dolarlar harcayıp Türkiye'ye futbolcu getirmeyi...
Neyse gelelim asıl mevzuya... Yemedim içmedim U17 Milli Takımlarında keşfedilip şimdi dünyanın en iyisi olan futbolcuları araştırdım.... Bakın bakalım kimler keşfedilmiş o dönemlerde...
1997 yılında Mısır'da düzenlenen FIFA U17 Dünya Kupası'nda yıldızı parlayan Ronaldinho, bu çıkışıyla ilk olarak Gremio altyapısından kendini A takıma attı. Profesyonel kariyerine başlayan R10, 3 yıl sonra Paris Saint Germen'e transfer oldu ve o muhteşem kariyerine açılan kapıyı araladı...
İspanyol yıldız tıpkı Ronaldinho gibi 1997 yılında Mısır'daki U17 Dünya Kupası'nda gösterdiği başarılı performans ile büyük kulüplerin transfer listesine girmişti. Başarılı file bekçi o dönemde İspanya U17 Milli Takımının da kaptanıydı. İspanya bu turnuvada 3. olurken şüphesiz genç file bekçi çevikliği ve çabukluğu ile gelecekte nasıl bir kaleci olacağının sinyallerini veriyordu.
Arjantinli hırçın forvet Carlos Tevez, ilk olarak Trinidad-Tobago'da yapılan 2001 yılındaki U17 Dünya Kupası'nda adından söz ettirmişti. O turnuvada şampiyon olan Fransa'ya yarı finalde elenirken Arjantin'in tek golü Tevez'den gelmişti. Tevez o yıllarda daha zayıf olmasına rağmen şimdiki gibi güçlüydü. O dönem zayıflığından dolayı şu anki halinden biraz daha hızlı olmasına rağmen o yine de korkulması gereken bir forvet...
ABD'nin yıldız golcüsü Donovan, ilk olarak 1999 senesinde Yeni Zelanda'da düzenlenen U17 Dünya Kupası'nda milli takımının 4. olmasındaki başarılarıyla göze çarperken turnuvanın en iyi oyuncusu seçilmişti. Donovan bu dikkat çekici performansıyla Alman kulüplerinin transfer listesine girdi. Önce Bayer Leverkusen'de şansını denedi, ilerki yıllarda Bayern Münih'in yolunu tutsada Avrupa futboluna bir türlü ayak uyduramamanın sıkıntısını yaşadı ve ülkesine geri döndü. Yine de o ABD'nin en yetenekli futbolcularının başında geliyor...
İngiltere'nin son günlerde en çok tartışılan ismi Fernando Torres de 2001 yılında U17 Dünya Kupası'nda öne çıkan isimlerdendi. İspanya Milli Takımı o sene gruptan çıkma başarısını göstermese de Torres futboluyla A.Madrid'in yolunu tutmayı başarmıştı.
Barcelona'nın tecrübeli stoperi Gabriel Milito 1997 senesinde Mısır'da düzenlenen U17 Dünya Kupasında adından söz ettirmiş ve Independiente paf takımından, A takıma çıkarılmıştı.
Neyse gelelim asıl mevzuya... Yemedim içmedim U17 Milli Takımlarında keşfedilip şimdi dünyanın en iyisi olan futbolcuları araştırdım.... Bakın bakalım kimler keşfedilmiş o dönemlerde...
![]() |
| Ronaldinho |
![]() |
| Iker Casillas |
![]() |
| Carlos Tevez |
![]() |
| Landon Donovan |
![]() |
| Fernando Torres |
![]() |
| Gabriel Milito |
Barcelona'nın tecrübeli stoperi Gabriel Milito 1997 senesinde Mısır'da düzenlenen U17 Dünya Kupasında adından söz ettirmiş ve Independiente paf takımından, A takıma çıkarılmıştı.
![]() |
| Cesc Fabregas |
Arsenal, yıldız orta saha oyuncusunu 2003 yılında Finlandiya'da düzenlenen U17 Dünya Kupası'nda keşfetmişti. O dönem Barcelona altyapısında oynayan Fabregas turnuvanın en iyi oyuncusu seçilmeye hak kazanmış ve Katalan ekibinden Premier Lig'in yolunu tuttu. Şimdilerde ise Barcelona altyapısından yetiştirdiği dünya yıldızını kaptırmanın üzüntüsünü yaşıyor.
![]() |
| Giovanni Dos Santos |
Bir dönem G.Saray forması giyen genç oyuncu, 2005 senesinde Peru'da düzenlenen U17 Dünya Kupası'nda şampiyon olan Meksika'nın önemli oyuncularından biriydi ve turnuvanın en değerli ikinci oyuncusu seçildi. Barcelona altyapısından yetişen Gio, Katalan ekibinden Premier Lig'in yolunu tutan bir başka isimdi...
![]() |
| Hidetoshi Nakata |
Asya futbolunun efsaneleri arasında gösterilen Japon Nakata, 1993 yılında ülkesinde düzenlenen U17 Dünya Kupası'nda kendisine sonradan takılacak "Kaptan Tsubasa" lakabını aratmayacak bir performans sergileyerek herkesi kendine hayran bırakmıştı. Önce İtalya'da Perugia'ya transfer olan Nakata sonrasında Roma'ya transfer olarak efsaneler arasına girmeyi başardı...
![]() |
| Maxi Lopez |
Arjantin'in bir dönem parlayan yıldızlarından olan Maxi Lopez, 2001 yılında U17 Dünya Kupası'nda Tevez ile beraber Arjantin Milli Takımını sırtlayan isim oldu ve ardından River Plate, Barcelona gibi takımlarda oynadı. Lopez şimdi İtalya'da Catania forması giyiyor.
![]() |
| Anderson |
Son yıllarda Manchester United'ın parlayan yıldızı Anderson, ilk olarak turnuvanın en iyi oyuncusu seçildiği, 2005 yılında Peru'da düzenlenen U 17 Dünya Kupası'nda ortaya çıkmıştı. Sonrasında başarılı çıkışını sürdüren Anderson Premier Lig'de 2 sezondur kendine geldi diyebiliriz.
![]() |
| Carlos Vela |
2005 U17 Dünya Kupası'nda Meksika'nın şampiyonluğuna attığı 5 gol ile turnuvada gol kralı olarak destek vermişti. Yıldız oyuncu bu başarısının ardından Arsenal'e transfer oldu. Wenger ile arası pek iyi olmayan genç yıldız kiralık olarak başka takımlara gönderilsede ben biliyorum ki bu çocuk birkaç yıl sonra adından daha fazla söz ettirecek...
![]() |
| Bojan Krkic |
2006 yılında Lüksemburg'da düzenlenen U17 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda gol kralı olan Bojan Krkic, şüphesiz İspanya Milli Takımının turnuvada 3. olma başarısını sağlayan önemli etkenlerden biriydi. Barcelona altyapısından yetişen genç oyuncu şüphesiz erken yaşlarda yakaladığı bu şöhretin meyvelerini yiyecektir...
![]() |
| Florent Sinama-Pongolle |
2001 Yılında U17 Dünya Kupası şampiyonu olan Fransa'nın forveti olan Sinama-Pongolle, o turnuvada hem attığı 9 gol ile gol kralı oldu, hem de turnuvanın en değerli oyuncusu seçilerek bir anda yıldızı parladı. Önce Liverpool'a transfer olan Fransız yıldız sonralarda düşüşe geçsede o bir döneme damgasını vuran oyunculardandı...
![]() |
| Fran Merida |
2007 Yılında Güney Kore'de düzenlenen U17 Dünya Kupası'nda finalde penaltılarla Nijerya'ya kupayı kaybeden İspanya Milli Takımının oyuncusu olarak göze çarptı. Her ne kadar penaltı atışlarında kaçıran isimlerden biri olsada o turnuvada oynadığı futbol ile Arsenal'in transfer gözdesi olmuştu. Şimdilerde ise Atletico Madrid forması giyiyor...
![]() |
| Harry Kewell |
G.Saraylı taraftarların gönlünde taht kurmuş olan Harry Kewell, futbol dünyasına ses getiren girişini 1995 U17 Dünya Kupası'ndaki oyunuyla yaptı. Bu turnuva sonrası Leeds United'a transfer olan Harry, şüphesiz Avustralya futbolunun içinden çıkan en yetenekli oyunculardan birisi...
| Efrain Juarez |
2005 U17 Dünya Kupası'nda şampiyon olan Meksika Milli Takımı'nda gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Juarez, Barcelona'ya transfer oldu. 2 sezon Katalan ekibinin genç takımında oynayan Juarez şimdi İskoçya'da Celtic forması giyiyor.
Çarşamba, Temmuz 13, 2011
Santra öncesi cemaat sesleri!
Futbolda son yaşanan şike operasyonlarının ardından iyice ortaya çıkan cemaatin futbola et ama olayı aslında öncelere dayanıyor.
Şike olaylarının patlak verdiği gün İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da başkanlık değişimi yaşandı. Bilindiği gibi TFF'deki yeni görevine başlayan eski başkan Göksel Gümüşdağ'ın yerine Çağatay Kalkancı getirildi.
Peki kimse sormadı kim lan bu Çağatay Kalkancı? Çünkü tam Aziz Yıldırım'ın ilk gün gözaltına alınmasıyla olay cerayan etmişti.
Çağatay Kalkancı İsfalt Genel Müdürlüğü yapmış ve 2010 yılında başlayan kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçundan 2 yıldan 7 yıla kadar hapis istemiyle yargılanması devam eden ve iktidar yalakası birisidir.
İBB Başkanı Çağatay Kalkancı'nın yönetim kurulu listesine bakalım... Alpaslan Baki Ertekin...Beltur A.Ş Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür A.Ş danışmanlığı yaptı ve Spor A.Ş nin genel müdürlük pozisyonuna 2009 tarihinde atandı. Ve son 12 Haziran seçimlerinde Ordu'dan AKP milletvekili aday adayı oldu ancak seçilemedi.
Bir başka yönetim kurulu üyesi Ahmet İlbar, 36 milyon dolarlık akaryakıt ihalesi için adı rüşvet vermekle anılan İstanbul Halk Ekmek Genel Müdür yardımcısı... Ahmet İlbar aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un Güreş Şube Sorumlusu ve bir dönem Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da oynadığı Kasımpaşa Erokspor’un Yönetim Kurulu Başkan Vekili..
Hasan Hüseyin Yaşar... İsmi güzel ama karakteri zayıf... Bir dönem Güreş Federasyonu´nda grekoromen stilden sorumlu asbaşkanı ve İstanbul Büyükşehir Beldiyespor yöneticisi ve güreş şubesi sorumlusu olan Hasan Hüseyin Yaşar, 2006'da İBB'den ayrılıp Konya Şeker'e transfer olan milli güreşçi Şeref Eroğlu'na saldıran kişidir.
Ahmet Hamdi Çamlı... Bu adama dikkat, kısa özgeçmişini yazıyorum yoruma gerek bile yok : İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi ve Atletizm ve İzcilik Şube Sorumlusu, Türkiye Atletizm Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi. Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi’nin kurucuları arasında yer alan Zeki Çamlı’nın oğlu olan Ahmet Çamlı, babası, MSP İl Başkanlığı yaptığı dönemde, Erdoğan da İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Recep Tayyip Erdoğan ile aynı koğuşta hapis yattı.
Başbakan Erdoğan'ın Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı döneminde ‘gönüllü’ şoförlüğünü yapan Ahmet Hamdi Çamlı’nın eşini de RTE seçti. Erdoğan, Çamlı’yı, eski Rize Milletvekili ve Belediye Başkanı Şevki Yılmaz’ın yeğeni Hilal’le evlendirdi. Bir ‘Hanımlar Toplantısı’ dönüşü, Emine Hanım, Çamlı’ya göstermek için müstakbel eşini otomobiline bindirdi. Çamlı, kızı beğendi. Çiftin Başbakan’ın istediği gibi 3 çocuğu oldu. Çamlı, zaman zaman da Milli Nizam ve MSP döneminden babası Zeki Çamlı’nın da yakın çalışma arkadaşı eski başbakanlardan merhum Necmettin Erbakan’a da gönüllü şoförlük yapmıştı.
Ertan Keleş... Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının kardeşi Serhat Albayrak’ın bacanağı... BELTUR Genel Müdürü Ertan Keleş... Aslında Keleş’in gözü İSFALT’taydı. Ama bu şirketin başına aynı operasyon esnasında Başkan Topbaş’ın oğlunun yakın dostu atanınca, BELTUR’a da Keleş atandı.
Etiketler:
İstanbul Bşb,
Siyaset
"Kaleden kaleye gol yok lan!"
video
Amerika Major Lig takımlarından San Jose Earthquakes ile West Bromwich Albion arasında oynanan hazırlık maçında Earthquakes kalecisi David Bingham kendi ceza sahasından kullandığı topla golü buldu.
Pazartesi, Temmuz 04, 2011
Gereği "çoktan" düşünüldü!
Hiç kimsenin beklemediği anda bir bomba patladı. Aziz Yıldırım ve spor dünyasından birçok isim şikve-teşvik soruşturmasından dolayı gözaltına alındı. İnsanlar devam eden bir soruşturma için hükmü verdiler bile. Aziz Yıldırım hapse, Fenerbahçe kümeye...
Bu olaylar hiç şüphe yok ki Fenerbahçe tarihine kara bir leke olarak geçecek. Buna bu saatten sonra kimse engel olamaz. Aziz Yıldırım davadan kurtulsa bile (ki pek ihtimal vermiyorum) yaşanan bu gelişmeler kulübü derinden yaralamış durumdadır. Yıllarca böyle bir adamın bize zarar vereceğini söyledik durduk. Ancak bizim "güç" meraklısı halkımızın tavrı Fenerbahçe taraftarının da bünyesine doğal olarak işledi. Aziz Yıldırım gerçekten güçlü birisi ancak biz "Bu güç kötülükten geliyor, Fenerbahçe'ye zarar verir" dedikçe Fenerbahçe düşmanı ilan edildik...
Kimsenin Fenerbahçe Kulübü'nü bu duruma düşürmeye hakkı yoktur. Aziz Yıldırım hakkında olan düşüncelerimi beni biraz takip ediyorsanız iyi bilirsiniz. Günahım kadar sevmem. Fenerbahçe tribünlerine uyguladığı politikalardan dolayı ve Fenerbahçe Kulübü başkanlığına yakışmayacak derecede illegal işlere bulaştığından dolayı kendisine karşı hep nefret doluyumdur.
Zannediyorum ki şike olaylarından yırtsa bile Recep Tayyip Erdoğan onun biletini çoktan kesmiş. Silahlı suç örgütü kurma iddiası savcılığın Aziz Yıldırım'ı bitirme hareketinin B planı olarak saklı tutuluyor. Zaten soruşturmayı yürüten adam iktidar yalakası olarak bilinen Zekeriya Öz.
Bu bir paranoya falan değil. Aziz Yıldırım'ın nası biri olduğu yıllardır bilinmiyor muydu? Neden birden bire yapıldı bu operasyon? Yoksa Murat Ülker'in Fenerbahçe başkanlığına adaylığının gündeme gelmesi de mi tesadüf? Ya da Recep Tayyip Erdoğan'ın Aziz Yıldırım ile bütün ilişkilerini sonlandırması mı?
Aziz Yıldırım'ın büyük ihtimalle bu operasyondan haberi vardı. Çünkü şöyle son 1-2 haftaya baktığımızda yaptığı açıklamalar pekte normal değildi. Hani derler ya insan öleceğini hisseder, Aziz Yıldırım da zannedersem böyle bir operasyon yapılacağı duyumunu almış. Önce cemaatleri kast ederek "Yıkılmayan son kale Fenerbahçe" dedi ardından daha 1 hafta önce durduk yere "2006 araştırılsın" dedi.
Sizce üzerinden 5 yıl geçmiş bir şey için Aziz Yıldırım neden çıksın birden bire bu tarz bir açıklama yapsın Sezonu şampiyon olarak tamamlamışsın üstelik.
Artık tek temennim Fenerbahçemin bu işlerden en az zararla kurtulabilmesi. Başka kimse için endişem yok. Tek korkum F.Bahçe'nin üzerine yapıştırılacak olan lekedir. Bu kara günler elbet gelip geçecektir kimsenin şüphesi olmasın.
Eğer Aziz Yıldırım şike yaptıysa ve dolayısıyla bu yüzden Fenerbahçe şampiyon olduysa cezası neyse verilsin... Adalet yerini bulsun...
Ama sizden rica ediyorum. Elinizi vicdanınıza koyun... Madem adalet yerini bulsun diye seviniyorsunuz bugün o zaman Oscar Cordoba'dan bahsedin... O maçta Beşiktaş taraftarı niye durduk yere "Bu maçı satanın anasını sikeyim" diye tezahurat yaptı? Adnan Polat ve Yıldırım Demirören'in Papermoon buluşmasını araştırın, çıkışta "Kupa bizim lig Galatasaray'ın" açıklamasını didikleyin...
Sinan Engin-Alaattin Çakıcı konuşmalarını araştırın. Ortaya çıkmış ses kayıtları varken bile insanlar hiçbir şey olmamış gibi davrandı bunlardan söz edin. Bu konuşmaların sahibi adam şimdi yayıncı kuruluşta yorumculuk yapıyor.
Sergen Yalçın'ın Galatasaray kalesine giderken niye geri döndüğünden bahsedilsin. Ve bu adamın şimdi devlet televizyonunda çalıştığı unutulmasın.
Ben bir F.Bahçeli olarak eğer kulübüm pis işlere alet edildiyse gereken ceza verilsin diyorum... Ancak kendi kulüplerinin tertemiz olduğunu iddia eden kansızlara sadece biraz insan olun diyorum...
"Adalet dedikleri şey o kadar da adil değil"
Cuma, Temmuz 01, 2011
Başka bir dünya; St. Pauli
Tam Saha dergisi güzel bir St. Pauli yazısı yazmış, bilmeyenler ve merak edenler okusun diye yayınlıyorum ve sizi yazıyla baş başa bırakıyorum...
Küme düşmüş bir takımın son maçında stat festival alanına dönüşüyor, çoluk-çocuk herkes eğleniyor, takımdan ayrılacak teknik adam ve oyunculara teşekkür plaketleri veriliyor, üstelik o son maçta 8-1 gibi bir hezimete uğrayan takım ayakta alkışlanıyorsa, orada bir durmak gerekiyor. Bir başka dünyadan, St. Pauli'den söz ediyoruz. Ve bu anlattığımız "başka dünya"nın kodlarını çözebilmek için kulübün ikinci başkanı Dr. Bernd-Georg Spies'le konuşuyoruz.
Bir takım düşünün, küme düşmesi kesinleştikten sonra evinde sezonun son maçına çıkıyor, lâkin takımın küme düşmüş olması taraftarları pek de etkilemiş gibi görünmüyor. Taraftarlar maç öncesi stat etrafında rakip takımın taraftarlarıyla kol kola eğleniyor, çocuklar kendileri için kurulan oyun alanında iki takımın da formalarını giymiş halde oynuyor. En ateşli taraftar grubu, hazırladıkları, "Hangi ligde oynadığın fark etmez, her zaman yanındayız" yazılı pankarttaki son rötuşları yapıyor. Maçın başlamasına yarım saat kala her maçta olduğu gibi tribünler tıklım tıklım dolu ve müthiş bir şenlik havası ortama hâkim.
Stadın ortasında tüm takım, teknik heyet ve yöneticiler, sezon sonunda takımdan ayrılacak kiralık oyuncular ve başka bir takımla sözleşme imzalayan teknik direktör için veda töreni düzenliyor. Kulüp başkanı yaptıkları hizmetlerden ötürü, taraftarların coşkulu tezahüratları eşliğinde ufak hediyelerle teşekkürlerini sunuyor. Bu ufak organizasyondan sonra artık maçın başlaması için her şey hazır. Ve hakemin başlama düdüğüyle birlikte taraftarlar da küme düşmüş takımlarını ateşlemek için müthiş bir desteğe başlıyor. Ama takım, hazırlanan bu olağanüstü atmosfere rağmen maça hiç iyi başlamıyor ve sezon boyunca oynadığı en kötü futbolu sergileyerek ilk yarının sonunda soyunma odasına 2-0 mağlup gidiyor. İkinci yarıdan umudunu kesmeyen taraftarların takıma desteklerinde hiç bir azalma yok. Ancak ikinci yarı ilk yarıdan da beter. Peş peşe yenilen üç golle durum 5-0 oluyor. Sonrasında atılan bir gol skoru 5-1 yapıyor ve sanki takım galibiyeti getiren golü atmış gibi tribünlerden sevinç çığlıkları yükseliyor. Bir anlık bu sevinç anının tadını sonuna kadar çıkartmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tabii bu sevinç de fazla sürmüyor. Yenilen üç gol daha; skor 8-1. Skorboard tarihin en ağır yenilgilerinden birisini gösteriyor ancak tribünlerde tek bir kişi bile yerini terk etmeden, takımdan ayrılacak teknik direktörü uğurlamak için bekliyor. Alkışlarla iki takım oyuncularını da soyunma odasına gönderen taraftarlar, teknik direktörü yanlarına çağırıyor. Tek tek tüm tribünleri dolaşan teknik direktör, gösterilen bu vefa dolu sevgiyi gözyaşları içinde selamlıyor. Rakip takım taraftarları da bu organizasyonun içinde ve onlar da teknik direktörü ayakta alkışlayanlara katılıyor.Ülkemizde ve dünyanın çoğu yerinde yaşanması mucize gibi olan bu olay, Almanya'da tam da anlatıldığı gibi gerçekleşti. St. Pauli yönetimi ve taraftarları, teknik direktörleri Holger Stanislawski'yi takımdan böyle uğurladı. Bir taraftar grubu nasıl bu kadar eğlenceli, içten, kibirden uzak ve vefakâr olabilir? Takımları küme düşse de... Tarihi bir yenilgi almış olsa da bu kadar eğlenebilir? Bunu anlayabilmek için biraz geriye gidip kulübün ve taraftarların yapısını incelemek lâzım.
Direnişin çocuklarıSt. Pauli kulübü, Hamburg'un en yoksul semtlerinden biri olan St. Pauli'de yoksullar ve liman işçileri tarafından 1910 yılında kuruldu. 1980'lere kadar diğerlerinden pek de farkı bulunmayan bir kulüp olan St. Pauli, işgal evleri (Hafenstrasse) direnişiyle değişime uğramaya başladı ve dünyanın en sıra dışı takımı kimliğine büründü. Devletle mücadele eden otonom gruplar aynı zamanda kulübün maçlarına giderek burada da 90 dakika boyunca kendilerini farklı şekillerde ifade ederdi. Gün geçtikçe taraftarlarının sömürüye, ırkçılığa ve cinsel ayrımcılığa karşı yaptığı eylemlerle şöhreti artan St. Pauli'nin maçları da 1980'lerin başında oynadıkları ortalama 1500 seyirciden, 20 bin civarına çıktı. Dünyanın her yerinde sempatizanları sürekli artan St. Pauli'nin bu kadar büyümesini anlayabilmek için, yönetimin, oyuncuların ve taraftarların ortaya koydukları eylemleri özetlemek sanırım yeterli olacaktır.
İşgal evlerindeki direnişin başaktörlerinden, takımın eski ve unutulmaz kalecisi Volker Ippig, St. Pauli'de oynadığı seksenli yılların sonunda iç savaşın hüküm sürdüğü Nikaragua'ya gider ve burada bir yıl kalır. Nikaragua'da bir hastane yaptıran Ipping, döndükten sonra tekrar kaleye geçer ve altı yıl boyunca takımın kalesini korur. Bugün Hamburg Limanı'nda işçi olarak çalışan Ippig, takımda anarşist havanın yayılmasına en önemli katkıyı yapan kimliklerden biri olur.
Guevera'dan Marley'yeHer maçına AC/DC metal müzik grubunun Hells Bells (Cehennemin Çanları) parçası eşliğinde çıkan ve tribünlerinde Che Guevara, Bob Marley gibi sembol isimlerin resimlerinin yer aldığı bayrakların sallandığı St. Pauli'nin, 2007 yılına kadar endüstriyel futbolu temsil ettiğini düşündüğü elektronik skorboarda direnmesi, özgünlüklerinin önemli bir göstergesi.
Organizasyonunda taraftarlarının da yer aldığı uluslararası turnuvalar düzenleyen St. Pauli, bu turnuvalarda da yaratıcı ve muhalif kimliğini ortaya çıkarıyor. Neredeyse her yıl düzenlenen Irkçılık Karşıtı Turnuva'ya yakın ilişki halinde oldukları Celtic, Sampdoria, Genoa ve Athletic Bilbao gibi takımlar katılıyor. 2006 yılında FIFA üyesi olmayan KKTC, Zanzibar, Tibet, Cebelitarık ve Grönland gibi ülkelerin katıldığı "FIFI Dünya Kupası"na millî takım sıfatıyla ev sahipliği yaptılar.
Küba Millî Takımı'yla oynadığı hazırlık maçları meşhur olan St. Pauli, sezon öncesi hazırlık kamplarını da genellikle Küba'da yapıyor.
St. Pauli'nin ırkçılık karşıtı tavırları dünyaya örnek olacak yaratılıcılıkta. Şampiyonlar Ligi'nde Bayern Münih'in Beşiktaş'ı konuk ettiği maçta Bayernli seyirciler, Türkleri aşağılamak için Almanya'nın ucuz marketlerinden biri olan ALDI'nın poşetlerini maç boyunca Türk taraftarların olduğunu bölüme doğru sallamışlardı. St. Pauli taraftarlarıysa bu olaya kendi sahalarındaki ilk maça ALDI poşetleriyle gelerek gösterdi. Maç boyunca ALDI poşetlerini sallayan St. Pauliler, "Hepimiz ALDI'dan alışveriş yapıyoruz" diyerek bu olayı protesto etmişti. 1993'te Türkleri hedef alan ve beş kişinin öldüğü Solingen Katliamı'ndan sonra ise St. Pauli futbolcuları sahaya, "Faşistleri defedin, biz hepimiz kardeşiz" pankartıyla çıkmıştı. Evinde oynadığı her maça mülteci kamplarında yaşayan insanları getiren St. Pauli, 1993 yılında, "Sağa karşı olun" sloganıyla başlattığı kampanyayla Bundesliga'daki tüm futbolcuların, "Benim dostum bir yabancı" yazılı tişörtlerle sahaya çıkmasını sağlamıştı.
St. Pauli'nin en önemli rakibi ise Neo-Nazilerin tribünlerinde etkin olduğu Hansa Rostock. Bu sezon düştükleri 1. Lig'de tekrar karşı karşıya gelecekleri rakipleriyle oynayacakları maçlar şimdiden merakla bekleniyor. St. Pauli taraftarların gittikleri bir Hansa Rostock deplasmanında saldırıya uğramasıyla başlayan sürtüşme, önceki yıl oynanan karşılaşmalarda doruğa ulaştı. Bu karşılaşmalardan birine, rakibini 2-0 yenen St. Pauli'nin ikinci golünü atan Deniz Naki damgasını vurdu. Naki'nin attığı gol sonrası Hansa Rostock'lu Neo-Nazilerin ağırlıklı olduğu tribüne yaptığı boğaz kesme hareketi, Almanya Futbol Federasyonu tarafından üç maçla cezalandırılmıştı. St. Pauli taraftarları yine yaratıcılıklarını kullanarak, Deniz Naki'ye desteklerini, cezalı olarak oynamadığı her maçı tribünde onun maskesiyle izleyerek göstermişti. Şu an kadroda bulunan Deniz Naki dışında, önceki yıllarda bu kulüpte oynamış Deniz Barış, Uğur İnceman, Ömer Erdoğan, Ömer Şişmanoğlu ve Tunay Torun gibi Türk oyuncular da vardı. Bu oyunculardan konuşma fırsatı bulduğumuz Ömer Şişmanoğlu, Tunay Torun ve Uğur İnceman da St. Pauli'ye olan hayranlıklarını her fırsatta dile getiriyor. Vefakâr bir yapıya sahip olan St. Pauli camiası yıllar önce kendilerini Bundesliga'ya taşıyan golü de atmış olan Deniz Barış'ın eşinin ölümünden sonra maça siyah pazubantla çıkmış ve saygı duruşunda bulunmuştu.Bir önemli detay da taraftar gruplarıyla ilgili. "Ultra Sankt Pauli" taraftarının özellikle maç öncesi ve sonrası gittikleri "Jolly Roger" adında bir barları var. Burayı Ultralardan on üç kişilik bir konsey işletiyor ve elde edilen gelir kimsenin cebine girmiyor. Kazandıklarını pankartlar, etkinlikler ve diğer tribün organizasyonları için kullanılıyorlar.
Müzesinde hiçbir önemli kupa bulunmayan, otuz bin kişilik bu semt takımının nasıl yönetildiğini anlamak için 2007 yılından beri kulüpte yönetici olarak görev yapan ikinci başkanlardan Dr. Bernd-Georg Spies ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Spies'la yaptığımız bu sohbet umarız bu farklı ve rengârenk kulübü anlamanız ve tanımanız için fayda sağlar.
Ne zamandan beri St. Pauli taraftarısınız? Yönetici olarak görev almaya başlamanızın hikâyesini kısaca anlatır mısınız?Aslen Köln doğumluyum. Ancak 23 sene önce geldiğim Hamburg'da izlediğim ilk St. Pauli maçından beri kalbim burası için atıyor. Bir süre İngiltere'de yaşadıktan sonra döndüğüm Hamburg'da önceki başkan Coorny Littman yönetime girmemi teklif etti. Hizmet etmekten mutluluk duyacağım, taraftarı olduğum kulüpten böyle bir teklif gelince pek fazla düşünmedim. Seçimlerde 15 bin kadar üye tarafından kulübe hizmet etmekle görevlendirildim.
St. Pauli'nin temel ilkeleri
St Pauli'nin dünyanın her yerinde taraftara sahip olmasının nedenlerinin en başında politika ve futbolun başarılı bir şekilde harmanlanması geliyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?
St. Pauli bir liman semti. Dolayısıyla deniz emekçilerinin yoğun olarak yaşadığı, eğlence yerlerinin ve genelevlerin ezelden beri bulunduğu bir bölge. St. Pauli'nin nasıl politikleştiğini anlamak için ise 80'lere gitmek gerek. Emekçilerin yoğun olarak bulunduğu bu bölgeye 80'lerde öğrenciler de taşınmaya başladı. O dönemde devlet çok çelişkili projeler yürütüyordu ve işgal evleri diye bahsedilen -bugün hâlâ bulunan- o evler için, öğrenciler ve emekçiler birlikte mücadele etti. Bu mücadele içerisinde St. Pauli kulübü de aktif olarak yer aldı. O zamana kadar Almanya'da futbolla politika pek bağdaşlaştırılmazdı. Ancak o süreçten sonra sergilediği duruş ve verdiği mesajlarla St. Pauli politik bir kulüp oldu. Sembolümüz olan kurukafa da o süreçte yer alan taraftarlarımızın yarattığı bir semboldür. İşgal evleri sürecinde temeli atılan politikleşmiş St. Pauli taraftarları, temel değerlerini de oluşturdu. Irkçılığa karşı net bir tavır, cinsel ayrımcılığa karşı tavizsiz duruş, başka düşünce ve davranışlara karşı önyargısızca saygı gibi temel insani değerler, taraftarların şekillendirmesiyle St. Pauli'nin temel ilkeleri oldu.
O süreçten sonra günümüze kadar sürekli artan bir ilgi ve sempatiyle destekleniyorsunuz. Ancak bunca ilgi ve sempatiye rağmen bir türlü Bundesliga'da kalıcı olamıyorsunuz. Bu durumun sebepleri ve çaresi sizce nedir?
"Gelir kaynaklarımız daha fazla olsaydı bu kadar çok inip çıkmazdık" diyerek sorunuza cevap vermiş olsaydım, konuyu çok basite indirgemiş olurdum. Ama bizim için zaten asıl önemli olan politik olarak doğru yolda olmak. Bunu yaparken oynadığımız ligin çok önemi yok. Değerlerine her şeyden fazla önem veren bir kulübüz. Ama artık değerlerimizi korurken Bundesliga'da da kalıcı olmak istiyoruz. Bu sezon belki düştük ama daha güçlü olarak geri döneceğiz. Hırslıyız ve sportif olarak da başarılı olmak için çalışıyoruz.
Kulübün tarihine baktığımızda mali yapısının da inişli çıkışlı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle 1979'da Federasyon tarafından üçüncü kademe Oberliga'ya düşürüldünüz. 2000 yılında eski başkan Heinz Weisener'e olan 20 milyon marklık borç yüzünden iflâsın eşiğine gelindi. Şu anki durum nedir? Daha sağlam bir ekonomik altyapı sağlandı mı veya sağlanması için neler yapılıyor?
Evet, dediğiniz gibi kulübün mali yapısı inişli-çıkışlıydı ama son yıllarda bu durumu düzeltmek için önemli adımlar atıldı. Eski başkanımız Corny Littmann'ın bu konudaki düşünceleri ileriye dönüktü ve iyi çalışmalar yaptı. Şu anki yönetim uzun süredir birlikte çalışan insanlardan oluşuyor. Bu da bizi sağlam bir yapı oturtmak için daha şanslı kılıyor. En önemli kaynaklarımızdan biri stadyum gelirleri. Öncelikle stadımız Millerntor'u büyütmemiz gerekiyor ve bunun için çalışıyoruz. Pahalı oyuncular alıp günü kurtaracak işler yapmaktansa önce temel yapıtaşlarına yatırım yapmamız gerekiyor. Bunu yaparken sportif olarak da başarılı olmak için çalışıyoruz. İki işi bir arada götürmek için tüm enerjimizi harcıyoruz.
Bazı taraftarların tepki gösterdiği Upsolut şirketiyle yapılan bir anlaşma var. 2034 yılına kadar sürecek bu anlaşma bildiğimiz kadarıyla ticari hakların kullanımını içeriyor. Bu anlaşmanın içeriğini biraz açıklar mısınız?Öncelikle iki şeyi ayırmamız gerekiyor. Bizim ilk önemli anlaşmamız UFA Sport'la. UFA Sport bizim pazarlama şirketimiz ve Millentor'daki localar, VIP bölümü, içerideki reklam tabelaları gibi reklamlarla ilgili şeyleri onlar yapıyor. Bizim gelirlerimiz arasında UFA Sport'un çalışmaları önemli. Bunun yanı sıra söylediğiniz gibi Upsolut'la yaptığımız anlaşmaysa kulübün logolu ürünlerini tasarlamak ve piyasaya sürmek. Yaptığımız anlaşma eski ve uzun yılları kapsayan bir anlaşma. Bu anlaşma da önemli bir gelir kalemimiz. Ekonomik olarak ayakta durabilmek için ilkelerimizden taviz vermeden bu anlaşmaları yapmamız gerekiyor.
Pazarlama ve satış alanında Bayern Münih ve Dortmund'dan sonra Almanya'nın en büyük üçüncü kulübü olması, kulübün var olan imajıyla doğru orantılı mı, ters orantılı mı?
Bu durumda bir ters orantı olduğunu düşünmüyorum. St. Pauli markası futboldan ayrıldı ve böyle yürüyor. Açıkçası bu pek de bizim kontrolümüzde değil. St. Pauli futboldan ziyade bir yaşam tarzı oldu. Almanya'nın hatta dünyanın her yerinde St. Pauli ürünlerini taşıyan insanları görebilirsiniz. Bu insanların büyük bir çoğunluğu belki Millentor'u hiç ziyaret bile etmemiştir ama kulübün ve taraftarların politik duruşunu, yaşam tarzını sevdikleri, beğendikleri ve destekledikleri için sempati duyuyorlar. Tabii bu duruş bazı şeyleri de beraberinde getiriyor. Örneğin Neo-Nazi sempatizanlarının yoğun olarak bulunduğu Rostock, Chemnitz gibi eski Doğu Almanya şehirlerinde St. Pauli ürünlerini giymek tehlikeli olabiliyor.
Para için taviz vermeyizSponsorluk ve diğer gelir kalemlerinin kulübe girişinde ne gibi standartlar gözetiyorsunuz? Yani bir petrol, otomotiv, ırkçı-kirli endüstriden reklam alma konusunda kriterler nelerdir?
Bu konuyla ilgili iki sene önce üyelerimizle birlikte bir kongre düzenledik. Bu tarz bir kongre aslında futbol kulüplerinin pek yaptığı bir şey değildi. Kongrede sponsorlarla ilgili kriterlerin olduğu bir tüzük hazırlandı. Tüzüğe göre örneğin atom enerjisi sektöründe, tütün işinde yer alan bir firma bize sponspor olamaz. Alkol futbolda eksik olmayan ve futbolla iç içe geçmiş bir şey olmasına rağmen yaptığımız anlaşmalarda belirli kriterlerimiz var. Örneğin, isim vermek istemediğim bir sponsorumuz kendi işçileriyle sendikal sorunlar yaşıyordu. İşçilere karşı tutumlarını onaylamadığımız bu sponsorumuzla sözleşmemizi iptal ettik. Politik duruşumuz gereği sponsorlar konusunda seçici olmak zorundayız. Sırf para gelsin diye kulübün değerlerinden taviz veremeyiz.
St. Pauli gibi takımların naklen yayın ve reklam geliri sınırlı oluyor. Dünyanın her yerinde taraftarı olduğundan dolayı kulübün ana gelir kaynağı ürün satışları mıdır? Ürün ve bilet fiyatlarını neye göre belirliyorsunuz?
İlkelerimize uygun olan sponsor gelirleri dışında, gelir kalemlerimizi temel olarak üçe ayırabiliriz. Televizyon gelirleri, bilet gelirleri ve ürün gelirleri. Biletlerden başlayacak olursak; bu konudaki duruşumuz çok nettir. VIP ve loca biletlerini yüksek fiyatlardan satarız ki, diğer yerlerin bilet fiyatlarını mümkün olan en alt düzeyde tutabilelim. Tabii fiyatlar belirlenirken hangi ligde oynadığınız da önemli. Televizyon gelirleri zaten bellidir. Ürün fiyatlarında da belli standartlarımız var. Ancak biz politik duruşumuzdan dolayı bazı büyük gelir kaynaklarına hiç bulaşmıyoruz. Son yıllarda oldukça popüler olan stat isminin önüne sponsor alma olayı bizim için kesinlikle gerçekleşmeyecek bir şey. Millentor isminin önüne herhangi bir sponsor adının gelmesi mümkün değil. Bu konuyla ilgili büyük bir firma bize teklif verdi ancak bu teklifi değerlendirmedik bile. Bulunduğumuz şehrin diğer takımı Hamburg, son 5 yılda stadının önündeki sponsor ismini üç kez değiştirdi. Bu durum onların taraftarlarını bile çok sinirlendiriyor. Bizde böyle bir şey kesinlikle olmaz.
İngiltere'de örneği olduğu gibi kulübe Amerikalı veya Rus sermaye sahipleri talip olsa tavrınız nasıl olur?
St. Pauli'nin şimdiye kadarki duruşu, böyle bir sorunun cevabının olumlu olmayacağının göstergesidir. Bu tarz bir durumun bizim için gerçekleşmesi düşünülemez. Ayrıca şöyle de bir durum var; Almanya'da herhangi bir firma ya da kişi, kulüplere sponsor olur, reklam verir ve kulübün hisselerini alabilir. Ancak aldıkları hisse %49'u geçemez. Bu nedenle şirketler için zaten kulüp hisseleri almak pek cazip değildir. Bu yüzden Almanya'daki hiçbir kulübün çok parası olmayacak. Örnek olarak hep İngiltere ve İtalya gösterilir. Ama şöyle bir bakarsak, Bundesliga dünyanın en değerli ve en çok izlenen liglerinden birisi. Demek ki bu tarz büyük para kaynakları olmadan da kulübün ve ligin kalitesini artırmak mümkün. Biz St. Pauli olarak uygulanan bu %49'luk sistemin en büyük destekçilerinden biriyiz ve böyle kalması için elimizden geleni yapacağız.
St. Pauli'nin dünyanın her yerinde sempati kazanmasının en önemli nedenlerinden biri taraftar profilinin endüstriyel futbol karşıtı tavrı. Kulüp olarak da böyle bir duruşunuz olduğunu söyleyebilir misiniz? St. Pauli günümüz endüstriyel futbolunun neresinde?
Daha önce de söylediğim gibi St. Pauli politik görüşleri net olan bir kulüp. Ancak bu demek değildir ki biz ekonomik planları olmayan, parasız pulsuz bir kulübüz. Röportaj içerisinde pazarlama stratejilerimizden örnekler verdik. Elbette ki ekonomik olarak ayakta kalmak için bazı anlaşmalar yapıyoruz. Bu şekliyle bakarsanız endüstriyel futbolun içinde bir şekilde yer alıyoruz. Bizi ayıran özellik ise sırf para kazanmak uğruna ilkelerimizden vazgeçmemek. Biraz da yaşam felsefemiz, politik düşüncelerimiz ve alternatif duruşumuzla para kazanıyoruz. Almanya'da ve dünyada belli kitlelerin farklı politik düşünceleri var; bizim duruşumuzu destekleyen insanlar da ürünlerimizi alarak bize destek oluyor. Biz hem futbol olarak, hem de politik duruş olarak güçlü bir kulüp olmak istiyoruz. Bizim takımda da futbolcular oynuyor ve doğal olarak para kazanmak istiyor. Dolayısıyla futbolun içinde yer alabilmemiz için para kazanmamız ve futbol ekonomisinin içinde ilkeli bir şekilde yer almamız gerekiyor.
Stadın bir bölümünü kreş yaptıkAltyapı yatırımlarınız mevcut mu? Bölgenin gelişimine katkıda bulunuyor musunuz?
Kulübümüzün bulunduğu bölge yani St. Pauli, Almanya'nın en fakir semtlerden birisi. Bizim de sosyal bir konseptimiz var. Bu sebeple bölgenin gelişimi için projeler hazırlayıp hayata geçirmek için çalışmalar yapıyoruz. Örneğin bulunduğumuz bölgede bir kreş sorunu var. Biz de bu sorunun bir nebze olsun giderilmesi için stadımızın bir bölümünü kreş olarak hizmete açtık. Bildiğim kadarıyla bu durumun dünyada da pek bir örneği bulunmuyor. Gençlere çok önem veren bir yapıya sahibiz. Gençlerin futbol oynayabilmesi için değişik projeler üretiyoruz. Hayata geçirdiğimiz projelerle iyi oyuncuların yetişmesini sağlamaya çalışıyoruz. Burada yetişen oyuncular ileride bize hem ekonomik hem de futbol kalitesi olarak katkı verecek. Kulübün yapısına uygun oyuncular için yüksek bonservis bedeli ödemek istemiyoruz. Bu amaca yönelik Avusturya'da da bir yatılı okulumuz var. Gençlerimiz orada hem yatılı kalıyor hem de futbol eğitimi alıyor. Bir başka projemiz de eski oyuncularımızdan birinin de içinde bulunduğu Viva Con Agua. Bu proje özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki insanlara temiz su tüketme haklarını sağlamak için. Bu kampanya dâhilinde de elimizden gelen desteği vermeye çalışıyoruz.
Yurtiçi ve yurtdışında yüzlerce taraftar derneğinizin olduğunu biliyoruz. Bunları sadece taraftar derneği olarak mı yoksa bambaşka bir projenin parçası olarak mı görüyorsunuz?
Bildiğim kadarıyla dünyanın değişik yerlerinde 350 kadar taraftar derneğimiz var. Ancak bu dernekleri biz yönlendirmiyoruz. Tamamen bizim dışımızda, otonom olarak gelişen bir olay. Ancak bu taraftar gruplarının bağlı olduğu bir ana kurum var. Fanlarımız birbirleriyle irtibatı burası üzerinden sağlıyor. Bu dernekler birbirleriyle bağlantı halinde geziler düzenleme, kendileri arasında kulüp üyeliği geliştirme, deplasmanlarda oynayacağımız maçlar için bilet organizasyonu yapma gibi etkinlikler düzenliyor.
Almanya'da ve diğer ülkelerde kendinize en yakın bulduğunuz, organik, inorganik veya gönül bağı olan kulüpler var mı?
Tabii ki dünyanın değişik bölgelerinde gönül bağımızın olduğu kulüpler var. Bunlara örnek olarak, Celtic, Sampdoria, Genoa, Athletic Bilbao, NAC Breda ve FC Winterthur gibi takımları sayabilirim.
Peki Livorno?
Livorno'yu ve takımın sembol ismi Lucarelli'yi politik duruşundan dolayı çok iyi tanıyorum. Ama kulüp bazında ilişkimiz pek sıkı değil.
Kulüpte oynayacak oyuncu seçiminde yetenekleri dışında dikkat ettiğiniz özellikler var mı?
Bizim en önem verdiğimiz şeylerin başında, oyuncunun iyi bir karaktere sahip olması gelir. Politik düşüncelerine pek ağırlık vermiyoruz ama her sezon başında oyuncularımız için bir St. Pauli turu düzenliyoruz. Onlara St. Pauli'yi tanıtıyoruz ki nerede bulunduklarını bilsinler ve ayakları yere bassın. Bu turu her oyuncumuz için zorunlu tutuyoruz. Ayrıca taraftarlarla oyuncular arasında bağın oluşması ve oyuncuların bizi kimlerin desteklediğini anlaması için fan kulüplerle birlikte etkinlikler düzenliyoruz.
Belki biraz uç bir örnek olacak ama Lazio'daki Nazi selamı ile büyük tepki toplayan Di Canio ve ona benzer özelliklere sahip oyuncular bu kulüpte oynayabilir mi?
O tarz oyuncuların stadın yanından geçmesi bile düşünülemez.
Kulübün var olan duruşu nedeniyle maddi ve manevi olarak destekleyen bir çok ünlü olduğu biliniyor. Kimdir bunlar?
Evet gerçekten sanatçılar arasında çok destekçimiz var. Bunlar daha çok Almanya'da tanınmış gruplar. İlk aklıma gelenler; Die Ärzte müzik grubu, boksör Vladimir ve Vitali Klitschko kardeşler, Tatort dizisinin oyuncusu Axel Prahl.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Biz belli bir politik düşünceye sahip bir kulübüz ve düşüncelerimiz davranışlarımızın garantisidir. Mesela Millentor'da futbolculara küfür edilmesi, aşağılayıcı tezahüratlar yapılması imkânsızdır. Dünya genelinde stada gelen taraftar yoğunluğu içinde en fazla kadın seyirciye sahip kulübüz. Kendini bize yakın hisseden Türkiyeli taraftarlarımızın olduğunu bilmek, onlarla bir şekilde ilişki halinde olmak bizim için büyük zevk.
Yazı-Röportaj: Nihat Özten
Yandı yürek, yana yana...
Ben daha çocuktum onlar yakılırken. Yıllar geçtikçe büyüdüm. Zaman akıp gittikçe her gün onlarla beraber yandım... Ama ateşimi hep içime attım.
Madımak Katliamında olanlardan bahsetmeyeceğim. Çünkü zaten artık herkes orada yaşanan cinayeti çok iyi biliyor. Bu saatten sonra konuşulacak bir şey varsa o da Alevilerin çektiği çileye son verilmesi meselesidir.
2 Temmuz 1993'te aydınlarımız yakılırken bize yapılan bu zulüm ilk değildi. Biz daha önce camilerde de öldürüldük... Biz daha önce üniversitelerde de dayak yedik. Biz daha önce dinsiz de ilan edildik...
Ailemin bana neden küçükken "Oğlum her yerde Aleviyim deme" dediğini zamanla daha iyi kavrar oldum. Ama bana bunu ilk dediklerinde çocuk yaşımla verdiğim cevabımı artık daha şiddetli söylüyorum "Aleviliğimle gurur duyuyorum."
Tarih sahnesinde yüz yıllar boyu bu kadar işkence görmesine rağmen toprağına ve dinine bağlı bir toplum daha yoktur. Zaten bu yüzden değil midir bize yapılan zulüm?
Ne bize yapılan zulümlerin sonu gelecek ne de Allahın Aslanı "Ali"mizden vazgeçip yurtsever bilincimizi kaybedeceğiz... Her gün yakılacağız ama bir gün o ateşin dumanında sizi boğacağız...
Okumanız gerekiyor: Onur Caymaz ,Ozan abi
Madımak Katliamında olanlardan bahsetmeyeceğim. Çünkü zaten artık herkes orada yaşanan cinayeti çok iyi biliyor. Bu saatten sonra konuşulacak bir şey varsa o da Alevilerin çektiği çileye son verilmesi meselesidir.
2 Temmuz 1993'te aydınlarımız yakılırken bize yapılan bu zulüm ilk değildi. Biz daha önce camilerde de öldürüldük... Biz daha önce üniversitelerde de dayak yedik. Biz daha önce dinsiz de ilan edildik...
Ailemin bana neden küçükken "Oğlum her yerde Aleviyim deme" dediğini zamanla daha iyi kavrar oldum. Ama bana bunu ilk dediklerinde çocuk yaşımla verdiğim cevabımı artık daha şiddetli söylüyorum "Aleviliğimle gurur duyuyorum."
Tarih sahnesinde yüz yıllar boyu bu kadar işkence görmesine rağmen toprağına ve dinine bağlı bir toplum daha yoktur. Zaten bu yüzden değil midir bize yapılan zulüm?
Ne bize yapılan zulümlerin sonu gelecek ne de Allahın Aslanı "Ali"mizden vazgeçip yurtsever bilincimizi kaybedeceğiz... Her gün yakılacağız ama bir gün o ateşin dumanında sizi boğacağız...
Okumanız gerekiyor: Onur Caymaz ,Ozan abi
NBA'de lokavta planking protestosu!
NBA'in lokavta gitmsinin ardından basketbolcular da kayışı kopardı. Dün Detroit Pistons oyuncusu Charlie Villanueva twitter hesabından yukardaki resmi paylaştı. Adam lokavt umrumda değil agalar diyor resmen.
2 gün önce de Dwight Howard gittiği bir restoranda bu şekilde planking yaparken görüntülenmişti.
Etiketler:
Charlie Villanueva,
Dwight Howard
"Bu transfer teklifi reddedilemez!.." Bazen edilir...
Duyduk ki Liverpool'da oynamak isteyen Connor Wickham'ı Ipswich Town para uğruna Sunderland'e veriyormuş...
Her insanın hayatında bazı dönüm noktaları olur... Şans ayağınıza her gün gelen bir şey değildir. Geldiğinde ise onu değerlendirmek size kalmıştır. Tren bir kez kaçtı mı, ona bir daha yetişmek çok zordur. Ya arkadan gelen trene binip öndekini geçeceksiniz, ya da arkada kalmaya mahkum olacaksınız.
Futbol camiasında da transfer günlerini yaşadığımız şu günlerde birçok futbolcu akla hayale sığmayacak transfer teklifleri alıyor. Peki kaçı bu fırsatları değerlendirebiliyor? Ya da fırsat olarak gördüğü teklif aslında onun sonu mu olacak? Geçmişte bazı önemli futbolcuların dönüm noktalarını araştırmış İngiliz medyası. Birkaç isim çıkarmışlar ben de sizle paylaşayım istedim...
ALAN SHEARER
Shearer Ferguson'u reddederken kimilerine göre ayağına gelen bu büyük fırsatı tepiyordu ancak Premier Lig'e yeni yükselen Blackburn 1992-93 sezonunu 4., 1993-94 sezonunu 2. ve 1994-95 sezonunu Manchester'ın önünde şampiyon olarak tamamladı. Alan Shearer'ın 138 maçta 112 gollük mükemmel performansıyla altın çağını yaşayan Blackburn, 1996 yılında usta golcünün Newcastle'a transferinin ardından çöküşe geçmiş ve nihayetinde 1998-99 sezonunda bir kez daha küme düşmüştür.
Alan Shearer Blackburn'de gösterdiği müthiş başarı sonrası tıpkı 1992 yılında olduğu gibi Ferguson tarafından transfer edilmek istense de İngiliz golcü yine tercihini başka bir kulüpten yana kullanmıştı.
Belki Shearer 1992'de Manchester'a gitseydi onu bugün gelip geçici forvetlerden biri olarak tanıyacaktık...
STEVEN GERRARD
Liverpool taraftarlarını çığrından çıkaran bu teklife kulübün olumlu yaklaşması ise tam bir kaostu. Ancak herkes biliyordu ki büyük kaptan Liverpool'dan ayrılmak istemiyordu. Ve o yıllarda Liverpool'un başında olan Rafael Benitez olaya son noktayı koyuyordu: " Ben Steven'ın gitmek istemediğini düşünüyorum. Bizim paraya ihtiyacımız yok, ama Steven'a var!"
LE TISSIER
O yıllarda Southampton forması ile inanılmaz bir çıkış yakalaya Tissier, 90'lı yıllarda Chelsea, Tottenham gibi kulüplerin reddedilemeyecek tekliflerini geri çevirerek kulübüne olan sadakatini göstermeyi tercih etmişti.
Southampton taraftarı ise Le Tissier'in bu şahane karakterini ise ona "Le God" lakabını takarak onurlandırmıştı.
Le Tissier belki Tottenham veya Chelsea kulüplerine gitseydi adı daha çok duyulan bir futbolcu olabilirdi ancak başka hiçbir yerde "Le God" olamayacaktı.
ROBINHO
Real Madrid ve Robinho Chelsea'nin teklifini kabul etti ancak Robinho transferin son gününde karar değiştirip 32.5 Milyon Sterlin'e Manchester City'e transfer oldu.
Robinho, "Chelsea bana ve Real Madrid'e transferin son gününde inanılmaz bir teklif yaptı ama üzgünüm, Manchester'a gideceğim" demişti. O günden beri kim bu çocuğun aklını çeldi bilinmiyor ancak son gün değiştirilen kararın Robinho'nun kariyerini oldukça olumsuz yönde etkilediği kesin.
LUCAS NEILL
2007 yılında Blackburn'den ayrılırken Rafa onu takıma katma istiyordu ama o West Ham'ı seçti. Nedeni ise West Ham'ın verdiği haftalık 60 bin dolardı.
2006'da ise Barcelona'nın hocası olan Rijkaard'ın "O en iyi kulüplerde oynamayı hak eden bir oyuncu" iltifatının altında yatan transfer talebini görmezden gelmiş Chelsea'yi hiç tınlamamış bile...
Şimdi G.Saray'da kulüp içinde istenmeyen adam haline geldi neredeyse.. Sen Chelsea, Liverpool, Barcelona'yı takma sonra bu hale gel... Adamın aklını alırlar Kamil!
Etiketler:
Alan Shearer,
Connor Wickham,
Le Tissler,
Lucas Neill,
Robinho,
Steven Gerrard
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




































