Perşembe, Eylül 02, 2010

"...Ve Kirlendi Dünya "

 "Biz büyüdük , ve kirlendi dünya " demiş Yeni Türkü...Sahiden de doğru demişler.Büyüdükçe daha da kirlenmiyor mu dünya ? Kendi pisliğinin içine bizleride katarak , oluşan katmanlarını daha da kalınlaştırıyor ve Dünya üzerinde tek tük rastlayacağımız kirlenmemiş varlıkları da yok ediyor..Futbol'da bu kirlenmişlikten nasibini alıyor.Futbol bizim için kirlenmiş dünyanın temiz kalan yanıydı.Çocukken dizlerimizde açılan yaralar,bugün içimizde ki futbol aşkına atılan tohumlardı...Ve kabuk tutan yaralarımızı soyup kanatmak,içimizde ki futbol aşkını tazelemekten başka bir şey olmazdı.


Mahalle aralarında yaşadığımız turnuva heyecanlarını, şimdilerde Dünya Kupası maçlarında bile yaşayamazsınız.Hele biraz gariban ve orta bütçeli mahallelerden birinde oturuyorsanız bu aşkla büyümeme imkanınız neredeyse sıfıra yakındır.Futbol oynadığımız dakikaların haricinde ki oyunlarda bile futbolu barındırırdık bizler.Şimdi ki nesile soruyorum ; Siz hiç dikdörtgen bir tahtanın üstüne çakılmış 30 tane çivi ile futbol oynadınız mı ? 0 çivinin 4 tanesi köşelere korner bayrağı niyetine , 4 tanesi kale niyetine , geri kalan 22 taneside futbolcu niyetine çakılırdı dikdörtgen tahtanın üzerine...Oynanacak bozuk parayı bulmak kimi zaman sorun olsada, para vururken parmağın çiviye çarpması sonucu kanaması ufak çaplı sakatlıklara neden olabiliyordu.Ama betonda yapılan maçlarda aldığımız yaralar kadar büyük olmuyordu bu sakatlıklar tabii ki..Küçüklüğünde hiç bir zaman kendi yaşıtlarıyla top oynamamış,hep kendimden büyüklerle top oynamak zorunda kalmış olan ben,belimde ki ve dizimde ki yaraları o günlere borçluyum.

13 yaşına kadar gidemedim tuttuğum takımın maçlarına...Amca,dayı,yeğen,enişte içinde zaten benden başka Fenerli yok,babamız da elimizden tutup bir gün olsun maça götürmemiş...13 yaşına kadar her maçı evden izleyip, galibiyet sonrası balkona Fenerbahçe bayrağı asıp , gece uyku vaktine kadar odamın camlarını açar ve evde ki müzik setinden Fenerbahçe marşları çalardım..Yenildiğimiz de balkon ve odamın camları kapalı olur ancak 1. kat olmamız nedeniyle mahalle ahalisi benim camlara tıklayıp inatla ve dalga geçerek çıkmam için yapmadıkları şey kalmazdı.Çoğunlukla yenilgilerden sonra evde oturup ağladığım için çıkmazdım,kimi zaman sinir küpü halinde çıkar , ağlayarak dönerdim.Belki babamız bizi maça götürmemişti ama Fenerbahçeli olmanın ne demek olduğunu iyi öğretmişti..
Şimdiler de böylesine tohumu sağlam olan Fenerbahçe'li çocuklar görmek gerçekten zor..Aziz Yıldırım politikaları ile değiştirilen Fenerbahçe taraftar profili ve nihayetinde taraftarın değişen kimliği sayesinde artık bizim zamanımızın ve bizden öncekilerin yaşadığı takım aşklarına rastlamak imkansıza yakın bir hal aldı..Yaratılan sunni sevdalar yüzünden artık maçlara bile gitmek gelmiyor içimden.Ancak bizim aşkın tarifinde ; annesinden dayak yediği halde " Anne " diye ağlayabilen çocuk olabilmek yatıyor...Biz Fenerbahçe'den darbe yemeye devam etsekte gene o tribüne gidip , Fenerbahçe diye ağlamayı,kimi zaman gülmeyi kendimize biçilmiş bir görev olarak görüyoruz..Ve bu görev , gelecek nesillere aktarılmak üzere bir ömür bizlerin omuzlarına yüklenmiş bir yüktür.

Madem geçmişten ve geleceğimizden bahsettik bir küçük anımı anlatayım ;İlkokul dönemlerinde okulumuza gelen (1997 yada 1998) Bolic ve Balic'i adaşım olan sınıf arkadaşım Sarıyerli Piç Alican'dan öğrenmiştim...Okulda ki kalabalığı anlatamam..Herkes imza yarışına girmişti.Ben bu adamlardan imza almadan ayrılmamalılardı okuldan.Hızlıca sınıf koştum,geri döndüğümde yoklardı..Bütün gün nasıl ağladığımı ne ben size anlatayım ne de Piç Alican'ı bulup ona anlattırın :)

Hiç yorum yok: